yaşam etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yaşam etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Mart 2010 Cuma

PEKMEZ YAPTIK..



Geçen hafta söylediğim gibi haftasonu köye gidip pekmez yaptık. Aslında biz pazar günü gidecektik ama cumartesi akşamı ani bir kararla saat 22:30 gibi yola koyulduk.. Gittiğimizde üzümler toplanmış, şıralar hazırlanmış, kazanlarda kaynıyordu. Ben o aşamadan itibaren fotoğraf çekmeye başladım, ama, ertesi gün tekrar üzüm toplanıp aynı işlemler yapıldığı için baştan itibaren çektim fotoğrafları.. Bu yüzden koyduğum fotoğrafların bir kısmı geceye, bir kısmı gündüze ait.. Daha önceki senelerde pekmezin yapım aşamalarını görmemiştim, sadece yapılmış, soğumuş pekmezler şişelere konulurken izlemiştim. Ama bu kez neredeyse tüm aşamalarını öğrendim. Çok zahmetli ve uzuuun bir süreç.. Babam, eşimin kuzeni, eniştesi tüm gece uyumamış, annemler de sabaha karşı yatabilmişler.. Yorucu olmasına rağmen bence çok güzeldi.
Toplanan üzümler çuvallara konulup, römork üzerine serilen büyük poşetin üzerine yerleştirildi.
Üzüm çiğnemek için alınan çizmeler giyildi..
Üzümler çiğnendi....
Çiğnendi...
Bir çuval tam 20 dakika boyunca çiğnendi..
Üzüm şırası poşetten kazanlara döküldü..
Kazandaki şıra süzülerek başka kazana aktarıldı..
Toprak kazılarak uzunca bir çukur oluşturuldu, orada yakılan ateş üzerine, süzülen şıra kazanı yerleştirildi.. İçine beyaz toprak atıldı..
Kaynamaya başlayan şıralar taşmasın diye başında beklendi..

Kabaran köpüklerin taşmasını engellemek için karıştırıldı..
Büyük kevgirlerle havalanması sağlandı..

Olduğuna karar verilince ateşten alınıp, soğuması ve toprağın tabana çökmesi beklendi.. Ateşten alınınca hemen içine 3 litre şıra, 1 litre su eklendi..
Bu sürenin sonunda dinlenen şıra kazandan, daha yayvan başka kazana aktarıldı..
Ve yine kaynamaya bırakıldı..Taşmaması için yine büyük kevgirlerle havalandırıldı..
Pekmez experimiz kontrol etti:)
Üzerindeki köpükler sarardığı zaman pekmez olmuş demekmiş..( sanırım 4-5 saat kaynaması gerekiyormuş bu duruma gelmesi için..)
Eşim ve babam soğuması için kenara alınan pekmezin koyuluğunu pekmez ölçer(?) le kontrol etti.. Veee pekmezimiz hazır..
Pekmez yapımında çoook sevdiğimiz dedemiz ve anneannemiz de yanımızdaydı..
Tabi yemek de lazım di mi:) Oğlum ve annem gözleme yapmak için hamur yoğurdu..
Sevinç Yengemiz iç malzemelerini hazırladı..
Ve hep birlikte gözlemeler pişirildi..
Çook lezzetliydi gözlemeler..

AVŞAR GEZİMİZ VE %100 ORGANİK MAHSULLERİMİZ


Pazar günü köyümüze gittik. (aslında itiraf edeyim eşimin köyü:)) Karahöyük Avşarı'na.. Benim annem babam da köyde doğmuşlar, ama babam küçükken Afyon'a yerleşmiş dedem, diğer dedem de annem evlenip Afyon'a gidince onun arkasından gelmiş yerleşmiş Afyon'a. Küçüklüğümde bir kaç kez gittiğimi hatırlıyorum babamın köyüne, ama hayal meyal.. Annemin köyüne de giderdik arada, bir kaç saatliğine ziyaret ederdik akrabalarını.. O kadar.. Evlendikten sonra babamın (kayınpederimin) köy, toprak, ağaç, bitki sevgisi sayesinde biz de gitmeye başladık köye.. İlk zamanlar daha çok bayramlarda gitmeye çalışıyorduk.Şimdi Pazar günleri de gidiyoruz.. Avşar'da Ramazan ve Kurban Bayramlarının 2. günü SIYRAT yapılır, tüm köy halkı ve oradan göçmüş olanlar köyde toplanır, öğle namazından sonra da bütün erkekler okul bahçesinde toplanırlar ve herkesin evinden getirmiş olduğu yiyecekleri birlikte yerler..
Birde Iscak Tepesi'nde meşhur bir salıncakları vardır, upuzun bir ağaca kurulur ve binmesi cesaret ister. Binen kişi, iki kişi tarafından ellerindeki kalın halatla sallanır..
Bayramın hâlâ bayram gibi yaşandığı bir yer Avşar..
Neyse konumuza döneyim ben.. Babam söylediğim gibi hayvanıyla, bitkisiyle doğayı çok seven birisidir, ve kışın sonu, ilkbaharın başı gibi her haftasonu köye gider ve tarlalarıyla ilgilenir, ekim-dikim yapar.. Biz de yazın onun sayesinde hormonsuz sebze-meyva yiyebiliriz.. Bu konuda -en azından yazın- hormonsuz bir şeyler yiyebildiğimiz için çok şanslı olduğumuzu düşünüyorum.. Bu yaz hiç domates, biber , üzüm almadım.. Şimdi cevizler de oldu ki bu benim bayramım.. Taze cevize bayılıyorum.. Dün bir kaç ağaçtan topladık ceviz, ama çoğunu kuşlar oyup yemiş.. Hain kuşlar:)

Eşim rahmetli dedesinin evindeki çook yaşlı bir ceviz ağacından ceviz toplarken..


Tam olmamış narlar..


Tütün çiçeği.. (bizim değil, komşu tarladan çekti eşim fotoğrafı)


Kavun..

Kabak ve kendinden büyük çiçeği. ( Haftaya pekmez yapmaya gideceğiz büyük ihtimalle, o zaman kabak çiçeklerini de toplayıp dolma yapmak istiyorum.. Bakalım..)
Domatesler..

Biberler..

Cevizler..( O kadar gittim, topladım ama şu an dişim acayip ağrıyor, dokunamıyorum bile..)

Avşar'ın meeeşşşhuuuur Pembe Gemre'si..

Bu da dalında PEMBE GEMRE..

4 Mart 2010 Perşembe

Ömrümün Sahibine...


İlan-ı Aşk...

Refet El Roman- Ömrümün Sahibi



Yeniden evlenirmisin benimle?..

Neredeyse 5 yıl....

5 koca yıla yaklaşmış blogumun yaşı. Şöööyle bi geçmişe gittim bu 5 yılın ocak aylarında neler yapmışım diye...

2005 Nisan ( öncesi yok çünkü nisanda başlamışım bloguma ) En önemli olay yeğenim Esmamın 1. yaş kutlaması. Teyzesi yesin onu...
2006 Ocak linke tıklandığında davul fırın çıksada karşınıza o yıl ocak ayında benim konu aldığım dikiş makinem dikkatimi çekti. Neredeyse emektar diyeceğim yenisinimi alsam artık kesmiyo da :P
2007 Ocak tıkladığınızda çıkan aşkım kurabiyeler aşkımın hediyesiydi. Hala taze :) Haa bide zeynom doğmuştu o yıl ocak ayı
bize göre 28'i gece 23:40 suları onlara göre ise 29'u sabah 08:40 sularında unutmamışımda şubat ayının ilk gününe yazdığımdan çıkmıyor ocak arşivinde...
2008 Ocak tontoşlarım için yazdığım yazıda o günu hatırladım. Zeynep gerçekten çakal tahmin tuttu yani :)
2009 Ocak üşenmeden tontoşlarıma mini mutfak önlüğü dikip yolladım taaaaaaaa australyaya ama annesi bi resim yollayamadı üzerlerinde giyinmiş halleri ile...
2010 Ocak geçen yıl ile bu yıl ocak ayına kadar geçen sürede yazacak çok şey var ama zaman yok. Bazılarını yazdım zaten ama yazamadıklarımda çok. Kısaca şunu yazayım. Annem-Babam kardeşlerim ve eşim ( ve bunlarla çoğalan akrabalarım ) benim herşeyim, Onlarsız ben hiçbirşeyim. Şiir gibi oldu :). Hepsine Allah'tan sağlık ve sıkıntısız günler diliyorum :)..
Geçmiş güzelse hatırlamakta o kadar güzel...
Hayata ve bana dair hatırlamak istediklerim olunca hep dönerim kayıtların olduğu arşivlere, geçmiş acı vermiyorsa sizde deneyin.....

Ben Geldiiim...


Özlemişim iş yerimi ve internetimi...
Çok sıkıntılı bir yaz döneminden sonra, inşallah güzel günlere çıkmak üzereyiz... Kısaca özetlemek istiyorum. Neresinden başlayayım anlatmaya bilemediğimden tarih olarak en belirgin duran düğün var aklımda oradan başlayayım bari. 17 Mayıs 2009'da kızkardeşim Havva'nın düğünü oldu. Çeyiz hazırlıklarını ufaktanda olsa aktarıyordum buradan.Herşey o kadar güzel ilerliyodu ki "Aman maşallah hiç bi aksilik olmadı, şaşılacak iş" diyorduk aramızda ( bunu yazarken de aklıma Cem Yılmaz geldi 'ay çok güldük, başımıza bişey gelmesiin'... ) şimdi böyle esprili yazarsın tabi, o zamanlar nefes alamıyordun... Neyse,o sıralarda babam bi zaturre geçirdi, tedavisini oldu ama rahatsızlığı devam edince işin ucunu bırakmadı ( iyikide bırakmamış ) Bi gün annem, ben, dayılarım ve kardeşlerim bayaağa bi kalabalık babamın bronkoskopi ( burundan girip akciğerden parça alınması ) si için yedikulede bi özel hastaneye gittik. O kadar rahatız ki 20 dk sonra dünyamızın başımıza yıkılacağından haberimiz yoktu. Büyük dayım ve kardeşlerim döndüler evlerine biz bekledik. Bronkoskopi olunca doktor bize o kötü şeyi söyledi "evet hücre kanser!" Annem "anlamadım" dedi dayım hiç konuşamadı, ben ise rüyadayım da şimdi bismillah deyip uyanacağım dedim. Sadece "ama daha biyopsi olmadı" diyebildim. Doktorda "ben göreceğimi gördum " dedi. Tam anestezi verilmediğinden babam yarım uyanıktı. Ona belli etmeyelim şimdi öğrenmesin dedik saklanacak bişe değildi ama hep en başta böyle düşünülür, belkide kendimizde inanmadığımızdan. Yinede ben inanmadım hele bi sonuçlar gelsin dedim. Ama müsait olduğum her anım ağlayarak duayla geçiyordu.İşin kötü yanı bide düğün hazırlıkları var, e çünki düğüne 20 gün falan var. Australya'dan kızkardeşim Esra ve yeğenlerimde gelmişti düğüne 1 ay kala, iyiki o bücürükler vardı zor zamanlarımızın neşe kaynağı idiler. Düğün hazırlık aşamasında annem hiçbir işte bulunamadı çeyiz hariç, içimiz kan ağlayarak yaptık her işi. Unutamadığım bi an var paylaşmak istiyorum. Esra'ya kıyafet bakıyoruz, aslında hepimiz bakıyoruz ama bende ne heves var ne gayret. Doktorun kurduğu o cümleyi malesef 3 kişden başkası bilmiyordu ( bu arada o gün öğrendiğimi babamda bilmiyor hala, 'çocuklarım bilmesin düğün arefesinde' demiş ) anlaştırmadan onlarla beraber gidiyordum. Bi mağazaya girdim Esra Havva ve küçük kardeş Esin bişeyler deniyordu, o esnada Volkan Konak'tan Yarim Yarim çalıyordu. Acıyı yutmanın ( ki bu acı yemeklere kullandığımız olandan değil aksine sevdiğim bi tat o. bu acı ruhumuzun hissedipte boğazımıza düğüm yaptığı acı, hiç uğraşmayayım, çünkü tarifi yok ) ne kadar zor olduğunu o gün anladım, zaten yutamıyordum da kaçırdım bi kaç damla yaş gözümden görmesinler sileyim dedim ama anladılar."nooldu abla" dediler "Çok korkuyorum diyebildim" Üçü de maviili çakmak çakmak gözleri ile "korkma hiç bişey olmayacak babama" dediler. Onlar en başından sezmişler meğer. Kimsenin birşeyden haberi yok- ki olsa hepsi benim gibi oturur kalır, bilmemeleri daha iyi. Babamda istemez zaten, ister ki ne gerekiyorsa yapılsın, kendi öğrendiğinde de böyle dedi zaten. Asıl acımı hep eşime ağladım anneme diyemezdim o zaten çökmüş, kardeşlerime nasıl diyeyim destek olmalıyım diye düşünüyordum hep. O kocaman desteğin için teşekkür ederim YÜCEL...
Ve sonuçları öğrendik, biz zaten biliyorduk ta babam da öğrendi. Ama amelyatla alınır bi yara imiş. İyi buraya kadar güzel, ama akciğer başka yere atmışmı bakılacaktı. Onlarda yapıldı veee maalesef bi kaç nödülde nefes borusuun yanına yerleşmiş ve diğeri kadar iyi huylu değil. İşte o gün, annemin alatışı ile babamın başını kapıya "yapma yaaa" şeklinde ki koyuşu orada olmasam da gözlerimin önüne geldi. Soruyordum bu kadar ince ayrıntısına kadar herşeyi anneme, oradan biliyorum...
Hemen bişeyler yapılmalıydı, daha önce benzer bi ameliyat geçiren akrabamız Dr Adnan Sarıoğlu'na danışıldı. Hemen çapa hastanesindeki göğüs cerrahı Alper Toker hoca ile irtibata geçilip tedavi için ilk adım atıldı. Kardeşlerimde öğrenmişti artık. Sonra buruk olmasına izin vermemeye çalışan babamın gayreti ile düğünde yapıldı. Havva için çok zordu, bu şekilde baba evinden ayrılmak...
Tedavi aşamaları belirlenmişti. Uzun bi süreçti bu süreç. Esra Austuralya'ya gidişini uzattı gidemezdi, çünki içinden gelmiyordu. Zaten eşi Mustafa'da babam için tee kalkıp oralardan gelmişti işini gücünü bırakıp, manevi destekleri için teşekkür etmem gerekenlerden birde o. Sayısı o kadar çokki unuttuklarım beni affetsin... Neyse kemoterapiler, radyoterapiler, bitkiseller ( bu arada Esra'da gitti, tedavi sonuna kadar kalsa olurdu ama tedavinin nezaman biteceği kesin değildi, uygulanan metodların sonuç vereceğide. Gitti işte, dursa bi türlü durmasa bi türlü. gitti de acaba içinde hangi duygularla gitti. Babamı öyle bırakmak zordu, ben aynı şehirde olduğumuz halde dayanamayıp çok sık gidiyordum babamın yanına hatta bu nedenden iş yerini kapattım 3 ay kadar ) derken son tur radyo terapiden önce babamın yemek borsu ışındna zarar gördü. Zaten olacak bişeydi, soruyolardı hep doktorları 'varmı acı' diye. Birden bire oldu ne olduysa. Bi perşembe günü babamda yutkunma zorluğu oldu. Doktoruna başvurduk cuma günü bi şurup verdi bununla geçecek dedi. Eve döndük ha geçti ha geçecek, yok! Adam tükürüğünü yutamaz oldu. Cumartesi günü oldu geçmedi. Yok böyle olmayacak "baba kalk biyere gidelim bişe yapalım" dedim "geçer bi gün daha sabredeyim" dedi. Bende o akşam ewe gittim neden gittim bilmem dayanamadım ertesi gün kalktım gittim bide bakarımki adam erimiş yaa. Yeni kemoterapi almış bide radyoterapi, bi sürü ışın beslenmesi gerek, o ise tükürüğünü yutamıyor. Bu böyle olmaz baba arayalım telefonla doktorunu dedim. Babamın huyudur rahatsız ederim diye aramaz. Ama o gün dayanamadı. İyikide aramışız adamın vücudunda su - tuz hiç bişey kalmamış. Hemen serum taktırın dedi dr. Pazartesi günü soluğu doktorda aldık ama izinli olduğundan poliklinikte bakacaklar, Allah oradakilere yardım etsin, hem hastalara hem doktorlara. Çok süründük oralarda, üstelik bir damla dermanı olmadan babam daha bi perişan oldu. Yeliz hanım var babamın onkoloji doktorunun sekreteri. Randevumuz olmadan bizi bi arada aldı dr. un yanına. Belki bunu hep yapıyolardı ama o an öyle korkuyordumki göremeyeceğğiz doktoru diye. Yeliz hanım o iyiliğinizi hiç unutmadım gıyabınızda dua ediyorum size. Hemen bi serumla beslenme reçetesi yaptı dr. Başka bi hastaneye gidelim dedik çünki çapadan çok zor yer buluruz dedik. Şaşkın haldeyiz nereye yatırabiliriz diye. Yakınlarımız aracılığı ile ( dr. Eyüp Akkaya ve dr. Emin Karapiçak o gün ki yardımlarınızdan ötürü sizlere çok çok teşekkür ederim ) Özel Çapa Hastanesine yönlendirildik. Orada o kadar iyi davrandılar ki bize. Doktor M. Emin Yılmaz beyin hastası olarak yattık. Güler yüzlülüğünüz ve ilginizden, ayrıca titizliğinizden ötürü sizede çok çok teşekkür ederim. Sanırım kat 2 idi. O kattaki hemşire ve diğer görevlilerede yine aynı güler yüz ve ilgileri hatta hassasiyetlerinden ötürü ayrıca teşekkür ederim. Ziyaretçilerimize katlandığınız için :) Bide 1 değil sürekli bi kaç refakatçi idik :)...
Herşey yoluna girdiğinde Esra'ya da anlattık, anlatmazsak olmazdı çünkü, giderken söz verdirtti bize bişey saklamayın sakın benden diye. Haklıda bende olsam kızardım. Belki bi dua edecek gurbet çeken kalbi ile, niye esirgeyelim ki kabulunden emin olduğumuz duayı babamdan...
Şimdilerde öğrendim ki babam bitek o zaman kendinden ümidi kesmiş. Ameliyattan sonra kendisi anneme söylemiş bunu. Ondan önce müthiş bi mücadele örneği sergiledi, takdire şayan...
ARKASI YAAARIIINN.......

Yukarıya bi baktım da pekte kısa özet olmamış, yaşananların çokluğundan oldu heralde :) Yazı resimsiz oldu biraz ama fotoğraf makinemde bozuk bu sıralar. Babamın profosyonel kamerasını almak için bi bahanem var artık :) belki o zaman yerleştiririm bir-iki resim...

Prenses Esma'nın Doğum Günü


Tontoşum DoĞuM GüNüN KuTLu oLsUn :) Huzur, başarı ve sağlık dolu uzuuuun uzun yıllar dilerim senin için...



Büyük tontoş esmamın diğer fotoğrafları için TıKLa ...


Kısa Bir Ara ...


Kısa olur inşallah...



bugün doğum günün bebeğim..

aradan 16 yıl geçmiş,daha dün gibi...

o kısacık gelişin ve gidişin...

8 ay senin gelişini abinle ne zor beklemiştik...

ama sen erken gelip , çokta erken gittin..

14 gün hayatımın en uzun ve en kısa zamanıydı...

çünkü sana sarılıp o mis kokunu duyamamıştım..

o gül tenini doyasıya öpememiştim...

şimdi bir melek oldun annem.....

halen seni çok özlüyorum...

seni seviyorum KAĞAN'ım




Erimek belirsizce herşeyde,
Karışmak sulara yıldızlara,
Sinmek kokusuna mor menekşenin,
Yanmak damar damar, nefes nefes,
Yaşamak tükene tükene.

Bedri Rahmi Eyüboğlu

Sen Ve Ben




Sevgi sadece yürek içinde beslenir, kendi kendine ve içinde sevgi besledikçe sonsuzluk bulur. Özlemi geçmiyorsa, sevmekten yüreğin vazgeçmiyorsa, yaşam onsuz anlamsızlaşıyorsa, zaman içinde tükenmiyorsa bu bir tutku mudur? Düşündüğüm o kadar şey vardır ki, hiç bir tanıma sığmayan duygularımla… Yok o kadar basit olamaz bunu anlatmak. Anlatmak istersen hiç durmadan yazman gerek...
Yazmadan anlaşılamaz mı???... Yazı alıntı.

Toprağı yeşerten rabbim binlerce hamdolsun sana :)

Bu Gün Benim Doğum Günüm :(


Resmiyette yarın ama asıl bugün dünyaya gelmişim 31 yıl önce...



İllüstration buradan alıntıdır...

3 Mart 2010 Çarşamba

Nerde Kalmıştık....


Yemek borusu yandığı için damardan beslemesi gerekiyordu babamın. Hastaneye yatırdık ve tedavi başladı. Kaç gün yattı hatırlamıyorum ama netice almaya başladığımızdaki sevinç hepimizin gözünden belli oluyordu. En çokta babamın. Çok gayret ediyordu yemek yiyebilmek için, çünkü kilo vermemesi gerek. Canı bitek ciğerli armut ( karadenizliler bilir ) çekti. Seferber olduk, o pazar senin bu pazar benim aramaya koyulduk. Bulduk ama ancak suyunu içebiliyordu, olsun 'buna şükür' diyorduk...
Gayretinin sonucunda çok kalmadan çıktık hastaneden, biraz benim evimde misafir ettim babamı annemle beraber. Kanı düşük olduğundan mikrop kapabilirdi. Kendi evine giderse ziyaretçi akını olacaktı tabiri caiz ise sakladık babamı. Aslında insanlar sevdiğinden geliyo şikayetçi değilim ama bi kişiden bişe olmaz düşüncesi ile bi çok kişi geliyordu ziyarete. Gelmeyin dediklerimizin sayısı o kadar çokkii. Ya arayanlar, annem bıkınca ben, ben bıkınca annem bakıyordu telefonlara. Bizi arayanlar sınırlı sayıdaymış meğer. Yakın çevremizdekilerden haber alanlarda oluyormuş, tüm arayıp soran ve dua edenlerden Allah razı olsun...
Son tur radyoterapimiz vardı 7 seans. Kan değerleri yükselince ona başladık ve onuda kazasız belasız atlattık. Şimdi sıra cerrahide...
Göğüs cerrahı Alper toker hoca ile görüşmeler başladı. Bizi Dr.Fatma hanıma yolladı nefes testleri için. Çok cici çok şirin bi doktor. Yanından ayrılırken kucaklayarak yolladı bizi. Öylesine ilgili ki hastaları ile tebrik ediyor onada sonsuz teşekkürlerimi sunuyorum. Nefes testleri sırasında epeyce yoruldu terledi babam. Çok kötü olmasada iyide sayılmazdı tedavi gören akciğer. Çok ışın gördüğünden fazla hava dolmuyordu içine. İleriki tarihte gün verdi babama "ameliyat olabilirsin bu halde ama sen ameliyattan önce bi daha gel takrar bi yapalım bu testleri" dedi. Bu ikinci randövüye gidildimi onu hatırlayamıyorum ama biz ameliyata hazırlık aşamasında elizden geleni yine yaptık. Dr. Alper bey bu arada bitkisel bişey alma demişti. Babam " bal ve pekmez alabilirmiyim ?" diye sordu "elbette" dedi. Alper hoca tedavinin en başında ısırgan tohumunu tembihledi bize "sakın almayın kemoterapinin faydası olmaz" dedi. Bitkiselcide bu bilinçe olduğundan işimiz yaver gitti. Ameliyata ciğeri hazırlamak çok zevkli geçti. Babam beykozdaki bahçesine çok sık gider ( iyiki orayı almış ) tertemiz bir havası var, yürüyüş yaptı, içine çekip çekip bıraktı o temiz oksijeni. Ne biliim bilinçli sayılmazdık ama oksijen şifadır yaa hem hastalıkları tedavi edici özelliği de var okumuştum biyerlerden, ordan yola çıkarak şeettik yani...
Bizde kendimizi hazırladık tabi, sanki biz ameliyat olacağız. Annem pimpirikli kadındır doktor "%8 bi riski var ciğer su toplarsa tıbben hiç birşey yapamayız, hatta yakın tarihte senin gibi bi ablamızı kaybettik" dedi. Ben ise ameliyatı bi nimet olarak değerlendiriyordum. İnşallah onunla kurtulacağız diye. Her ameliyat gibi buda riskli tabi. Ben hiç olmaması gibi bişe düşünmedim ama annem "acaba olmasakmı" dedi. Ne yapsın kadın risk almak istemiyor ama başka çare varmı?
Ameliyat günü geldi çattı. İzdiham yaşanmasın diye çok az sayıda kişinin haberi oldu. Sabah erkenden gittik hastaneye Dr. Aper bey daha önceden bize 'önce küçük bi yer açıp yaranın durumuna bakacağız eğer olumlu ise hemen büyük ameliyata geçeceğiz' demişti. O sabah filmleri iyice inceledikten sonra küçük operasyondan vazgeçti. Hemen büyük ameliyat için babamı ameliyathaneye indirdiler. Ameliyat öncesi direk büyük ameliyatı olacağını öğrenen babam daha rahat gitti ameliyata. Tabi bizim içinde iyi haberdi bu. Çünkü o dakikaya kadar içim içimi kemiriyordu ya asıl operasyon olmazsa diye. Herşeye yeniden başlanacaktı. Ama olsun ümit kapıları herzaman açık diye düşünüp biraz su serpiyordum yanan yüreğime. Tanıyan tanımayan tüm dua edenlerin duasına kendi dualarımıza katarak yalvarıyorduk Rabbimize...
Esra'ya ( Australya'daki kardeş ) haber verilmeliydi, o gün babamın ameliyat olacağını bilmiyordu ( hoş çokta kesin değildi zaten ) ameliyattan sonra arayalım, meraklanmasın dediler. Kızacağını bildiğimden ikna ettim öyle diyenleri ve haber verdik. Meğerse Havva söylemiş belki olur diye...
Hasılı hep beraber sabah 10 da başladık nefesimizi tutmaya ( aslında bu hastalığın tedavisinin en başında tuttuk biz bu nefesleri ) Taaki dr. Alper bey saat 14:00 cıvarı ameliyattan çıkıp bizi yanına çağırana kadar. Bir ordu halinde üşüştük başına. Ameliyatın başarılı geçtiğini kalp sınırında da ekstradan gördüğünü onlarıda aldığını söyledi. Zaten ameliyat esnasında patoloji verilmişti ( Frozen diyolar ) o iyi çıkmıştı. Sevindik tabi Allah daim etsin ve tüm hastalara aynı sevinci tattırsın..
Alper bey "Olağan üstü hijyenik koşullarda olması gerekiyor, sakın ha sakın ziyaretçi almayın" dedi...
Bu güzel haberlerle bizmle beraber bekleyen akrabalarımız yanına gittik, haberi verip beklemeye devam ettik. Veeeeeeee babam geldi. Hatırlamıyor ama gayet ayıktı. Bana "naber kızım" demesi varyaa, çok hoşuma gitmişti. "babacım haberler sende" dedim içinde heyecan barındıran bi tebessümle...
Bi süreçten diğerine. Şimdi de sıra ameliyat sonrası hijyen kurallarına uymak vardı. Titizlikle en riskli olan ilk 4-5 günü atlattık...
Ramazandı iftarlarımız oldu hastanede, ilk gece eve gidemedim yanına gitmesemde hastanenin göğüs cerrahi bölümünün girişinde sabahladım. Dayımda gitmedi sahura kadar. İkinci gece ben gittim ama dayım kaldı yine. Türübün dediğimiz hastane bahçesindeki park, gece 12-01 arası dağılıyordu. Bu türübündekiler varya, babamın yatağından cama uzanabildiği kadar uzanıp tülün altından sadece elini sallaması ile öyle bir coşuyordu ki, Michael Jackson sanarsın :):) :)
Böylece 1 hafta geçti ve çıkış günü geldi...
Çıktıktan sonrada kontrollere sık sık gittik. Bi komplikasyon gelişti malesef. Ben o anda korkunun en büyüğünü yaşadım...
Anlatacağim ama şimdi çıkmak için hazırlanmam gerek...
ARKASI YAAARIIIN ( inanmayın hep böyle yapıyoo )

hayatta hiç birşeyi hafife almayın.....


Birinci ders
Okuldaki ikinci ayımda, hocamız test sorularını dağıttı.

Ben okulun en iyi ögrencilerinden biriydim.

Son soruya kadar soluk almadan geldim ve orada çakıldım kaldım.

Son soru söyleydi : 'Hergün okulu temizleyen hademe kadının ilk adı nedır ?

'Bu her halde bir çeşit şaka olmalıydı.Kadını, yerleri sılerken, hemen hergün görüyordum.

Uzun boylu, siyah saçlı bir kadındı. 50'lerinde falan olmalıydı.

Ama adını nerden bilecektim ki ! Son soruyu yanıtsız bırakıp kağıdı teslim ettim.

Süre biterken bir öğrenci, son sorunun test sonuclarına dahil olup olmadığını sordu.

'Tabii, dahil' dedi, Hocamız...

'İş yaşamınız boyunca insanlarla karşılaşacaksınız. Hepsi birbirinden farklı insanlar.

Ama hepsi sizin ilginiz ve dikkatinizi hak eden insanlar bunlar.

Onlara sadece gülümsemeniz ve 'Merhaba' demeniz gerekse bile...'

Bu dersi hayatım boyunca unutmadım.

Hademenin adını da...

Dorothy idi.


İkinci Ders

Bir gece vakit gece-yarısına doğru Alabama Otoyolunun kenarında duran bir zenci kadın gördüm.

Bardaktan boşanırca yağan yağmura rağmen, bozulan arabasının dışında duruyor ve dikkati çekmeye çalışıyordu.

geçen her arabaya el sallıyordu. Yanında durdum.

60'lı yıllarda bir beyazın bir zenciye, hem de Alabama'da, yardıma kalkışması pek olağan şeylerden değildi.

Onu kente kadar götürdüm. Bir taksi durağına bıraktım. Ayrılırken ille de adresimi istedi, verdim.

Bir hafta sonra,kapım çalındı. Muazzam bir konsol televizyon indiriyordu adamlar.

Bir de not ekliydi, armağanda...

'Geçen gece otoyolda bana yardımınıza teşekkür ederim. O korkunç yağmur sadece elbiselerimi değil, ruhumu da sırılsıklam etmişti.

Kendime güvenimi yitirmek üzereydim, siz çıka geldiniz.

Sizin sayenizde ölmekte olan kocamın yatağının baş ucuna zamanında ulaşmayı başardım.

Biraz sonra son nefesini verdi.


Üçüncü Ders


Size Hizmet Edenleri Hep Hatırlayın...

Bir pastanın üç otuz paraya satıldığı günlerde 10 yaşında bir çocuk pastaneye girdi.

Garson kız hemen koştu...

Çocuk sordu:'Çikolatalı pasta kaç para ?' '50 Cent.'

Çocuk cebinden çıkardığı bozukları saydı.

Bir daha sordu:

'Peki, Dondurma Ne Kadar ?' '35 Cent.' dedi garson kız,sabırsızlıkla.

Dükkanda yığınla müşteri vardı ve kız hepsine tek başına koşuşturuyordu.

Bu çocukla daha ne kadar vakit geçirebilirdi ki...

Çocuk parasını bir daha saydı ve 'Bir dondurma alabilir miyim, lütfen ?' dedi.

Kız dondurmayı getirdi.

Fişi tabağın kenarına koydu ve öteki masaya koştu.

Çocuk dondurmasını bitirdi. Fişi kasaya ödedi.

Garson kız masayı temizlemek üzere geldiğinde, gözleri doldu, birden.

Masayı sanki akan gözyaşları temizleyecekti.

Boş dondurma tabağının yanında çocuğun bıraktığı 15 Cent'lik bahşiş duruyordu..


Dördüncü Ders

Yolumuzdaki Engeller...

Eski zamanlarda bir kral, saraya gelen yolun üzerine kocaman bir kaya koydurmuş, kendisi de pencereye oturmuştu.

Bakalım neler olacak diye gözlüyor...

Ülkenin en zengin tüccarları, en güçlü kervancıları, saray görevlileri birer birer geldiler, sabahtan öğlene kadar.

Hepsi kayanın etrafından dolasıp saraya girdiler.

Pek çogu kralı yüksek sesle eleştirdi.

Halkından bu kadar vergi alıyor, ama yolları temiz tutamıyordu.

Sonunda bir köylü çıkageldi.

Saraya meyve ve sebze getiriyordu.

Sırtındaki küfeyi yere indirdi, iki eli ile kayaya sarıldı ve ıkına sıkına itmeye başladı.

Kan ter içinde kaldı ama, sonunda, kayayı da yolun kenarına çekti.

Tam küfesini yeniden sırtına almak üzereydi ki, kayanın eski yerinde bir kesenin durduğunu gördü.

Açtı... Kese altın doluydu.

Bir de kralın notu vardı içinde...

'Bu altınlar kayayı yoldan çeken kişiye aittir.' diyordu kral.

Köylü, bü gün dahi pek çoğumuzun farkında olmadığı bir ders almıştı.

'Her engel, yaşam koşullarınızı daha iyileştirecek bir fırsattır.'


Beşinci Ders


Önemli Olan Vermektir..

Yıllar önce hastanede çalışırken, ağır hasta bir kız getirdiler.

Tek yaşam şansı, beş yaşındaki kardeşinden acil kan nakli idi.

Küçük oğlan aynı hastalıktan mucizevi bir şekilde kurtulmuş ve kanında o hastalığın mikroplarını yok eden antikorlar oluşmuştu.

Doktor durumu beş yaşındaki oğlana anlattı ve ablasına kan verip vermeyeceğini sordu.

Küçük çocuk bir an duraksadı.

Sonra derin bir nefes aldı ve 'Eğer kurtulacaksa, veririm kanımı' dedi.

Kan nakli yapılırken, ablasının gözlerinin içine bakıyor ve gülümsüyordu.

Kızın yanaklarına yeniden renk gelmeye başlamıştı, ama küçük çocuğun yüzü de giderek soluyordu...

Gülümsemesi de yok oldu.

Titreyen bir sesle doktora sordu : 'Hemen mi öleceğim ?'

Ufaklık, doktoru yanlış anlamıştı,

ablasına vücudundaki bütün kanı verip, öleceğini düşünüyordu.



Tontoşlarım Türkiye'de


Bu sefer fazla ara vermeden geldiler. Eee teyzesinin düşünü var kaçarmı, gelinlik giyecekler :)
Aslında büyük üzüntü yaşadığımız gün geldiler. Aynı gün eşimin ananesini kaybettik. Doğrusu büyük heyecanla beklediğim bu günü böyle yaşamak aklıma gelmezdi, ne olacağı hiç belli olmuyor şu hayatın. Çok değerli bi insandı, ananeme Allah'tan rahmet diliyorum. Onu gerçekten çok seviyorum hastanede verdiği son öpücüğünüde hiiiiç unutmayacağım....
O burukluk hala geçmedi ama tontoşlarımın sevincinide ayrı yaşıyorum. 08.04.2008 Çarşamba akşamı Türkiye'ye indiler. çooook uzun bi uçak yolculuğu yaptılar. Bitkinlerdi ama büyük tontoş artık bizi hatırlayabilecek yaşta olduğundan hemen kollarını koocccaman açtı ve teyzee diyerek sarıldı ( yesin onu teyzesi )



Yengesi sağolsun çocuklar Australya'da iken fotoğraflarını çekip facebook ta yatımlamış. Geldiklerinde de aynı cicileri giydiklerinden buraya uygun foto olarak seçtim.Esmam güzel çıkmamış Zeynom sa ilk kez poz vermiş...



Tontoşlarım yine size doyamadan gideceksiniz diiimi? Amaaan o günü düşünmemeliyim :(




'Herşey Düzelecek'


Bu sabah olduğu gibi hersabah böyle çıkalım senle yollara. Bi şemsiyemiz eksik, eksik olsun sen varsın ya...
Aynen başımı okşayarak söylediğin gibi hayatımın adamı 'herşey düzelecek'...



Görünmez çabalarımı sonuçsuz bırakmayan RABBİM!!!
Sana binleeeeeerce HAMD olsun...